24 Mart 2015 Salı

Kırık Patika'da gezinirken...


Kırık Patika’nın tamamını bir kez okudum. Notlar alarak okumama karşın geri dönüp tekrar okuduğum öykü sayısı da azımsanmayacak sayıda. Tekrar okumamın nedeni kesinlikle anlaşılmaz olmasından kaynaklı değil, bunu hemen belirtmeliyim. Gereksiz cümle hatta kelime kalabalığı olmadığı için ayrıntı kaçırmama telaşı diyebilirim.
Önce, ilk öykü kitabın olduğunu bilmesem “daha önce yazdıklarını nerde saklıyorsun?” diye sorabilirdim. Bunun nedeni, genellikle ilk öykü kitaplarında öyküler açıktır, daha yalındır. Kaleme hakimiyet arttıkça tercihlerden biri olan “kapalı öykü” tarzına geçiş yapabilir yazan. Sen kafadan kapalı öykü tarzında başlamışsın. Çok risklidir bu tarz, senin de malumun olacağı gibi. Ortası yoktur. Ya sever okur ya da yorulur, bezer fırlatır atar. Hakkıyla üstesinden geldiğini rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Risk konusunu açmışken kısa öykülerinden de kısaca söz etmek istiyorum. Kısa öykü, aynı zamanda uzun öyküdür de, bilirsin. Bana göre her birinde yoğun duygu derinliği var. İyi ki denemişsin diyeceğim. “Telek” e bayıldım bu arada not olarak belirteyim.

Bir kitabı beğenir insan, bende de olmuştur çoğu kez, beğenir ama ifade edecek kelime bulamaz ve “dili şiirsel”der. Kırık Patika bu ifadeyi hakkediyor. Belki de şiirin yabancısı olmadığından kaynaklanıyor.

Bir yerlerde “Ölü Ağaç”taki kedi Picasso’nun isim seçiminin bilinçli mi olduğunu sormuştum sana. Anında açıklaman geldi. (Üç renkli alaca kedilerin Picasso olarak adlandırıldığını ve dişi olduklarını, bilerek tercih ettiğini söylemiştin.) Bu ufak ayrıntılar dahi yazarın nasıl titiz yazdığının kanıtıdır. Okur olarak çok önemserim bu tür ayrıntıları.

“Pasın patlattığı, boyası kabarmış demir kapıyı kapatırken duvarın hemen dibindeki ayakkabılara ilişti gözü. Sağ teki yana devrilmişti. Düzeltti.”

Ölü evinin kapısına bırakılan ölenin ayakkabısına bile duyulan saygı. Daha tonla örnek verilebilir bu naif ayrıntılarla ilgili. Yine aynı öyküde, Ayhan’ın elleriyle aynı ocağa diktiği kırmızı sarmaşık gülüyle hanımeli var. Diğer kentleri bilmiyorum ama İstanbul’da bu gelenek vardı. Biri dişi diğeri erkek olarak nitelendirilen bu iki bitki evde yaşayanların birbirlerine sevgiyle bağlı olması, sevgilerinin bitkilerin ömrü kadar uzun olması dileği taşıyan bir ritüeldi. Bu ayrıntıyı unutmayıp öyküye taşımanı sevdim.

Nesne betimlemelerin bezdirmeyen türden, kısa, net ancak cümle tamamlandığında fotoğrafı negatiften anında pozitife dönüşüveriyor gözün önünde. Renge, şekle bürünüyor, canlanıyor.

“Ağaç Kurtları”nı daha önceden okumuştum. Ara başlıklar koymak yerinde olmuş.

“Taze börülcenin bile ağlattığı günlerdi. Kendisine saklanmış, yağmuru bekliyordu. Öyle kırkikindileri değil, sağanak, soluksuz, soluğu kesilene kadar yağmalıydı. Bilmediği sokaklara itmeliydi omuzlarından, düşmeliydi. Dizleri kanamalıydı. Kan, yağmur sularını ikiye bölmeliydi. Bir taraf şelâle olup göle dökülmeli, diğer taraf denize koşmalıydı nehir olup. Yırtılan eteklerinden utanmalıydı. Ağladığı anlaşılmasın diye göğe bakmalıydı. Gözyağmurlarında boğulmalıydı.”

Sağ bacağı yeni kopmuş bir martının dahi insanı, paragraftaki acısından çıkartabileceğini gözüme soktun. En sevdiklerimden birisi oldu bu öykü.

Seni bilen, tanıyan şu paragrafta senin telaşlı hallerini şıp diye görür.

“ilk evvel doyurmak geldi aklına kendine gelsin sonra yarasıyla ilgilenirdi nazlıcanın ilaçları olacaktı nereye koymuştu onları ne yerdi simit yerken görmüştü evde simit yoktu ki ekmek evet ekmek ıslatıp vermeliydi kapıyı aralasa içeri girer miydi bacağı yok nasıl uyuyacak önce kapıyı aralamalıydı ihsan kaptanın evvelsi gün getirdiği balık geldi aklına buzluktaydı eritmek gerekiyordu çıkarttı suyun altında buzunu çözdü aceleyle çekmeceden kağıt tabak çıkarttı acaba ayıklasa mıydı yok canım gerek yoktu ürkütmemeye çalışarak usulca balkona bıraktı.”

En fazla dikkatimi çeken ayrıntı şu oldu: Kente, köye, dağa, kasabaya sıkışmamış öykülerin. Hepsine yayılmış. Üstelik birinin yek diğerine hakkı da geçmemiş. Farklı tatlarda ama hepsi lezzetli.

Çiroz salatası yaptım geçen hafta sonu. Ben maydonoz kıyardım üstüne. Babaannenin tarifinden yola çıkarak dereotu kıydım bu defa. Bundan sonra dereotlu yapılacak salata...
Keyifle okuduğum ender kitaptan birisi oldu Kırık Patika. Lütfen arkası gelsin. Sakanın kenesetini bilen insanlar yazmalı.

“Lale’nin sesine yer sofrasının etrafından sekiz tane saka kuşu havalandı. En öndekinin başındaki simsiyah tüyler kıvırcıktı. Yedincisi yer sofrasını, sekizincisi de sofra bezini gagasına alıp, açık pencereden çıkıp uzak dağlara doğru kanat çırpmaya başladılar.”

Ve, “Avucundaki samanı pazen eteğinin cebinden çıkarttığı mendile sarıp geri koydu Gülsün Kadın.”

Bir okur olarak izlenimlerimin bir kısmıdır. Kabak tadı vermemek adına kısa kesiyorum ama yazarım yine, duramam.
Osman K.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder