Kitaba ad olmuş öyküden başlamak istedim okumaya. Yeni bir huy değil. Eskiden beri-nedense-böyle yaparım.
Afalladım.
Abartmıyorum gerçekten afalladım.
Kırık-Yamalı-Bombalanmış Patika üçlemesi, üstelik minimalize öykülerle
koca bir coğrafyanın başından geçenin, yaşadıklarının şifresi
mahiyetinde olmuş.
Onlar kırmış
patikalarımızı biz yamamışız. Başa çıkamayıp bombalamışlar bu defa başka
patikalar açmışız. Bir halkın nasıl tahakküm altına alınamadığını/
alınamayacağını ne de güzel anlatmış yazar. Dahası tahakküm altına
almaya çalışanla ne de güzel cigarasını tüttürerek bi güzel dalgasını
geçmiş
“Patikaya Güzelleme” yaparak.
“Martıyla birbirimize bakıp utanıyordum ki…”
Afallamamın geçmesini bekledim ve bir gün sonra baştan başladım Kırık Patika’yı okumaya: Ölü Ağaç’tan…
Ölü ağacın kendisi başlı başına bir imge iken pek çok imge doğurmuş
öykünün içinde. Çocuk aklıyla düşünüp çocuk aklıyla yazmak bir yetişkin
için zor zenaattır. İğreti durur, sırıtır çoğu zaman. Ölü Ağaç’ı okurken
bir çocuğun yazdığından emin oldum. Belki de yazar çocukken yazıp
heybesine atıp ilerde yayınlanmak üzere sakladı, kim bilebilir.
Yabana atılacak, es geçilecek tek öykü yok. Minimalize öyküler uzun
öykülerin arasına okuyana soluk aldırmak maksadıyla özenle
serpiştirilmiş.
“Çukur” da uzun süre oyalandım. Yazarın duygu
yoğunluğu, duygu dünyası en fazla bu öyküde hissettirdi kendisini. İnsan
bire bir yaşamamışsa bunu yazamazdı diye geçti aklımdan. 3. Tekil şahıs
anlatırken öyküyü son cümlede 1. Tekil şahıs oluveriyor. Kesinlikle
tesadüf değil bu.
“Kapıyı açtığımda, yağmur çukurun üstündeki tümseği düzlemek üzereydi.”
Anlatıcı kahraman artık izleyici olmaktan çıkmıştır. Olaya bizzat müdahildir. Yağmurun çukurun üstündeki tümseği düzlemiş olması da izlenen kahramanın geçmişi tamamen unutacağının sinyal sesi adeta. Bu son cümle beni çok çok etkiledi.
“Kapıyı açtığımda, yağmur çukurun üstündeki tümseği düzlemek üzereydi.”
Anlatıcı kahraman artık izleyici olmaktan çıkmıştır. Olaya bizzat müdahildir. Yağmurun çukurun üstündeki tümseği düzlemiş olması da izlenen kahramanın geçmişi tamamen unutacağının sinyal sesi adeta. Bu son cümle beni çok çok etkiledi.
İlk bölümde kentsel dönüşüm, çocuk
evliliği, sürgünler, mapushaneler, Loriclerin Lorini ile Rojava, yani
hülasa yaşadığımız pek çok hal yaşayan dil ile, abartısız, göz
hizamızdan ama ince ama naif ama imgesel olarak başarıyla anlatılmış.
Sıkmıyor. Sıkmayı bir kenara bıraktım, bitirmeden bırakma diye teşvik
eden akıcı bir dille sona götürüyor. Sona gelindiğinde ise damakta
tarifi zor lezzetli bir tad kalıyor. Bitmeseydi keşke diyor insan.
İkinci bölüm Değirmen’e varan uzun bir yolculuk. Tek başına özgün birer
öykü de olan, birbirinin devamı da olan seri öyküler dizisi. Değirmen
öncesi de hoş, yolculuk da hoş, her ne kadar sonu biraz buruk da olsa
varış da hoş.
Bu seride ilk öyküdeki “El” imgesi oldukça yaratıcı.
Dayak atan adamın “El” olarak imgelenmesi, konuşurken dahi sesinin
elinden çıkması…
Kent öykülerini de keyifle okudum.
Her öykü için uzunca yazılabilir ama o zaman da okumanın lezzeti azalır diye kısa keseceğim.
Uzun süredir böyle soluksuz, keyifli, özgün öyküler okumamıştım.
Yazarın yeni kitabı çıkana kadar birkaç kez daha okuyacağımı düşünüyorum Kırık Patika’yı.
Eline, emeğine, aklına, yüreğine sağlık Ümran Düşünsel
Eline, emeğine, aklına, yüreğine sağlık Ümran Düşünsel
Serdar İklim Fırat